Fars Dili ve Edebiyatı

http://www.farsdili.com

 

 

 

 

İRANLI ÇAĞDAŞ KADIN ŞAİR

FURÛG-İ FERRUHZÂD’IN HAYATI VE ŞİİRİ

(1935-1967)

Ali GÜZELYÜZ

İranlı çağdaş kadın şair Furûg-i Ferruhzâd, 4 Ocak 1935'te Tahran'da doğdu. İlkokuldan sonra Husrev-i Hâver Lisesi’nde üçüncü sınıfa kadar okudu. Daha sonra Kemalülmülk Kız Sanat Okulu'nda dikiş ve resim dalında eğitim görmeye başladı. Şiirlerinde, bu sanatların etkileri görülmektedir. 16 yaşında lise öğrencisi iken, ailesinin karşı çıkmasına rağmen, anne tarafından akrabaları olan hiciv yazarı Pervîz-i Şâpur ile evlendi. Kâmyâr adında bir erkek çocuk sahibi olduğu bu evlilik hayatı fazla sürmedi ve kocasından ayrılarak 32 yıl süren kısa ömrünün sonuna dek yalnız yaşadı ve oğlunu görmekten yoksun bırakıldı.

Genç yaşta aşk şiirleri söylemeye başlayan Furûg, bu ilk şiirlerini Rûşenfikr (Aydın) gibi haftalık dergilerde yayınlamaya başladı. 1952 yılında Esîr (Tutsak) adındaki ilk şiir kitabı basıldığında ise henüz 18 yaşındaydı. Daha sonra 1956'da Dîvâr  (Duvar) ve 1957'de İsyân  (Başkaldırı) adlı kitapları yayınlandı. Bu şiir mecmualarının üçünde de romantizm hâkim olmakla birlikte; ikinci eseri olan Dîvâr'da, şiir konusundaki ilerleme ve deneyimleri açıkça göze çarpmaktadır. Kendisi bu konuda “Esîr'de ben sadece dış dünyayı yalın bir şekilde açıklıyordum. O zamanlar şiir, ruhuma işlememişti. Aksine onunla aynı evde yaşadığımız bir eş, bir arkadaş gibiydik. Sonraları şiir bende kök saldı. Böylece benim için şiirin konusu değişmiş oldu. Artık şiiri sadece kendi duygularımı açıklamak için bir araç olarak görmüyorum. Aksine şiirin kökü bende sağlamlaştıkça, ben parçalara ayrıldım ve daha yeni dünyalar keşfettim.” demektedir. Bu arada ilk üç eserindeki “aşk” şiirlerine ek olarak "kadının yoksunluğu" konusuna yönelmiştir. Kadının duygularından kaynaklanan bu yoksunluk elbette ki toplumun faktör ve değerlerinin ortaya çıkardığı yoksunluktan bütünüyle farklıdır. Ona göre "erkek"; bencil ve bazı hakları haksız olarak elde etmeyi kabul eden bir varlıktır. Furûg'un “kadın”ı ise; çarşaf ve peçeden kurtulmuş ve aile sorunlarının dışında bir dünyaya göz dikmiş bir kadındır. Nitekim bu konuda şöyle demektedir:

Gel, ey erkek, ey bencil varlık

Gel, kafesin kapılarını aç.

Beni ömür boyu zindanda tutmuşsan eğer

Bari bir anlık olsun serbest bırak.

Sonraları çağdaş şair ve yazarlarla yakınlık kurup dostlarının edebî çevresinden etkilenen Furûg'un düşünce hayatında da önemli değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler sonucu yazdığı ve Tevellüdî Dîger  (Yeni Bir Doğuş, Tahran 1963) adını verdiği şiir kitabında farklı bir ruha sahip toplumsal ve eleştirisel şiirlerine yer vermiştir. Burada anlattığı "aşk", cinsel ve bedensel bir temeli ve kaynağı olan “aşk”tan tamamen farklıdır. Mizah ve bir dereceye kadar da mistik yönü olan bu aşkta yaşam kanı akmaktadır. Doğayı betimleyen ve güzellikleri öven şiirleri de bizi yeni dünyalara götürmektedir. Furûg, şiirlerinde zaman zaman kendine özgü yeni ve simgeli kavramlar kullanmıştır.

Dördüncü kitabı olan Tevellüdî Dîger, gerçekten de onun şiirde yeniden doğduğunu göstermektedir. Furûg bu eserde, kendi şiir yolunu çizmiştir. Önceki eserlerinde göze çarpan “olgunlaşmamışlık” artık tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu şiirlerde, yıllarca deneyimden sonra “gerçekler dünyası”na tünel açan bir kadın görüyoruz.

Furûg, çevresinde olup biten her şeyi şiirlerinde yansıtmıştır. Örneğin bir pınarı düşünüyor ve onun şeffaflığından, akışından, yolcuların susuzluğunu giderişinden söz ediyor. Bir buğday tarlasının hoş kokusunu anlatıyor. Yağmurun yağmasını, pencerelerin açılmasını arzuluyor. Kuşlardan söz ediyor, kuşların kafesteki tutsaklıklarından ve sonsuz uzaydaki özgürlüklerinden...

Furûg'a göre şiir, onu “varlık”a bağlayan penceredir. Nitekim bu konuda şöyle demektedir: “Bana göre şiir, ona yaklaştığımda kendi kendine açılan bir penceredir. Yanında oturuyorum, bakıyorum, şarkı söylüyorum, bağırıyorum, ağlıyorum... Pencerenin öte yanında bir varlık olduğunu; orada birinin, belki de iki yüz, üç yüz yıl sonra yaşayacak birinin beni dinlediğini biliyorum. Şiir, geniş anlamıyla “varlık”a bağlanmak için bir araçtır. Onun en iyi yönü, insanın şiir söylerken "Ben de varım" ya da “Ben de var idim” diyebilmesidir. Ben, şiirimde bir şey aramıyorum. Aksine şiirimde kendimi yeni yeni buluyorum.”

Sinemaya da ilgi duyan Furûg, İbrahim-i Gülistan'la birlikte birkaç filmin çekimini gerçekleştirdi ve bu alanda büyük başarılar göstererek uluslararası bir ödül kazandı.

Îmân Beyâverîm be Âğâz-ı Fasl-ı Serd (1973) (Soğuk Mevsiminin Başladığına İnanalım) adlı şiir kitabı ile bazı seçme şiirlerinden oluşan Gozîde-i Eş’âr (1974) ve Gozîne-i Eş’âr (1985) adlı eserleri ölümünden sonra yayımlandı.

Îmân Beyâverîm be Âğâz-ı Fasl-ı Serd adlı eserindeki uzun şiirleri Furûg, kendi duygularını anlatmak için seçmiştir. Ancak uzun şiirlerde vezin bakımından pek başarılı olduğu söylenemez. Hatta bu şiirlerde zaman zaman bazı sözcükleri yersiz kullanmış ya da tekrarlamıştır. Öyle ki, bazı şiirlerden bir parça atılması durumunda bile şiirde bir eksiklik yaratmaz. Gerçek şu ki Furûg, geniş ve güçlü duygularını açıklamak için bu şekli uygun görmüş ve başka şairleri taklit etmek istememiştir. O, yaşamın bütün anlarında “şair olmak” gerektiğine inanıyor ve “Şair olmak demek, insan olmak demektir. Kimilerini tanırım, günlük davranışlarının şiirle ilgisi yoktur. Yani sadece şiir söyledikleri zaman şairdirler. Sonra iş bitiyor... Ben bu kişilerin sözlerini kabul edemem.” diyordu.

Aynı adı taşıyan uzun bir şiirle başlayan bu eserde Furûg, yıllarca deneyim, araştırma, ümitsizlik, şaşkınlık, gördüğü yalan dolanlar, tuzaklar, hileler, eziyetler, ikiyüzlülükler karşısında kendini her zamandan daha çok yalnız hissediyor ve soğuk mevsiminin başlayacağına inanıyor. Soğuk mevsimde ne olabilir? Kış, soğuk veya ölüm. Evet, bunların üçü de mevsimlerin sonudur. Tabiat mevsimlerinin sonu, kış; yaşam mevsiminin sonu, ölüm ve soğuk yani donmak, yani yaşamamak. Furûg, bu lahzalarda mevsimlerin sırrını anlıyor ve şöyle diyor:

Ve bu benim

Yalnız kadın

Soğuk mevsimin eşiğinde

Toprağa bulanmış varlığı anlamanın başlangıcında

Ve sade ümitsizlik ve gökyüzünün hüznü

Ve bu çimentolu ellerin güçsüzlüğü

Zaman geçti

Zaman geçti ve saat dört kez çaldı

Dört kez çaldı

Bugün Dey (Aralık-Ocak) ayının ilk günü

Mevsimlerin sırrını biliyorum ben

Ve lahzaların sözünü anlıyorum...

Furûg-i Ferruhzâd, 13 Şubat 1967 tarihinde bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi ve Tahran’da birçok yazar ve şairin de mezarlarının bulunduğu Zahîruddevle’de toprağa verildi.

Furûg-i Ferruhzâd’ın Şiirlerinden Örnekler

HEDİYE

Gecenin sonundan söz ediyorum ben,

Karanlığın sonundan

Ve gecenin sonundan söz ediyorum.

 

Evime gelecek olursan eğer, bana bir lamba getir sevgilim

Ve küçük bir pencere,

Mutlu sokağın kalabalığına bakayım oradan.

SORU

Merhaba balıklar… Merhaba balıklar,

Merhaba kırmızılar, yeşiller, sarılar,

Söyleyin bana, ölülerin gözbebeği gibi soğuk,

Şehir gecelerinin sonu gibi kapalı ve sessiz,

O kristal odada,

Korku ve yalnızlık perilerinin diyarından,

Evlerin tuğla sütunlarına

Ve çalar saatlerin ninnilerine

Ve ışık camlarının zerrelerine gelen

Küçük bir dudağın inilti sesini duydunuz mu?

 

Ve her zamanki gibi,

Yere düşer, gökyüzünden taçlı yıldızlar

Ve afacan küçük kalpler,

Ağlama duygusuyla ıslanır.

YERYÜZÜ AYETLERİ

O gün

Soğudu güneş

Ve toprağın bereketi kayboldu

 

Ovadaki yeşillikler,

Denizdeki balıklar kurudu

Ve toprak, ölüleri

O günden sonra kabul etmedi

 

Uçuk renkli tüm pencerelerde, gece

Kuşkulu bir portre gibi

Sürekli başkaldırıyordu

Ve yollar

Karanlıkta son buldu

 

Hiç kimse aşkı düşünmüyordu artık

Hiç kimse ülke fethetmeyi düşünmüyordu

Ve hiç kimse

Hiçbir şeyi düşünmüyordu artık

 

Yalnızlık mağaralarında

Saçmalıklar dünyaya geldi

Esrar ve afyon kokuyordu kan

Gebe kadınlar

Başsız bebekler doğuruyordu

Ve beşikler, utançlarından

Mezarlara sığınıyordu

 

Ne kadar acı ve kara bir gün

Peygamberlik risalesine

Galip gelmişti ekmek kavgası

Ve peygamberler...

Vaat edildikleri yerlerden kaçtılar

Ve kaybolan kuzular, çölde

Çobanın "hey, hey" sesini

Duymadılar artık

 

Sanki gözlerde

Hareket, renk ve görüntüler

Ters görünüyordu aynalardaki gibi,

Alçak soytarıların başlarında

Ve utanmaz fahişelerin yüzlerinde

Kutsal nurdan bir ayla

Yanan meşale gibi parlıyordu

 

Alkol havuzları

Zehirli gaz buharlarıyla

Hareketsiz duran aydınlar topluluğunu

Kendi derinliklerine doğru çekti

Ve zararcı fareler

Eski hazinelerde

Kitapların yaldızlı sayfalarını

Kemirdiler

 

Güneş ölü idi

Güneş ölü idi ve yarın

Çocukların zihninde

Kaybolmuş belirsiz bir kavram taşıyordu

 

Ve onlar bu pörsümüş kavramın tuhaflığını

Ödevlerinde

Kocaman kara bir leke ile betimliyorlardı.

 

İnsanlar,

İnsanların alt tabakası

Duygusuz ve şaşkın

Bedenlerinin uğursuz yükü altında

Gurbetten gurbete koşuyordu

Ve acı dolu cinayet arzusu

Göğüslerinde kabarıyordu

 

Bazen bir kıvılcım, naçiz bir kıvılcım

Bu ruhsuz suskun topluluğu

Bir anda çökertiyordu

İnsanlar birbirlerine saldırıyor

Ve bıçaklarla kesiyordu

Birbirlerinin boğazını

Ve orta yerde kandan bir yatakta

Ergin olmayan kızlarla

Beraber oluyorlardı.

 

Kendi vahşetlerine batmıştı onlar

Ve ürkütücü suçluluk duygusu

Kör ve aptal ruhlarını

Felç etmişti.

 

İdam törenlerinde her zaman

Darağacının ipi

Bir mahkûmun korku dolu gözlerini

Yuvalarından çıkardığında

Onlar kendi kendilerine dalıp gidiyor

Ve şehvetli bir düşünce ile

Yaşlı ve yorgun kasları iğnelenmiş gibi kasılıyordu

 

Ama park köşelerinde her zaman

O küçük canileri görürdün

Ayakta

Ve fıskiyelerden fışkıran suya

Şaşkın şaşkın bakmakta.

 

Belki yine de

Donmanın derinliklerinde, yılgın gözlerin ardında

Yarı canlı bir baygın

Ayakta kalmıştı

Ve son nefesinin telaşında

Suların temiz sesine inanmak istiyordu.

 

Belki, ama ne kadar sonsuz bir boşluk!

Güneş ölü idi

Ve hiç kimse bilmiyordu

Yüreklerden kaçan o hüzünlü güvercinin

Adının inanç olduğunu

 

Âh ey tutsaklığın sesi

Senin ümitsizlik iniltin

Bu iğrenç gecenin karanlığında

Aydınlığa doğru hiçbir tünel açmayacak mı?

Âh ey tutsaklığın sesi

Ey seslerin son sesi...